Bordeaux 101

in Yazılar by

Evet, arkadaşım Eda ile çıktığımız ikinci yolculuğumuzda istikamet Bordeaux’ydu. Bordeaux’yu gastronomik özelliklerinden ve ünlü bağlarından dolayı uzun zamandır merak ediyordum. Bordeaux’yu hem şehir olarak hem gastronomik özellikleri hem de ayrı bir bölüm açmamızın gerekli olduğu “La Cité du Vin”i 3 bölümde incelemeyi düşündüm. İlk bölümde Bordeaux’nun genel bir şehir yapısı, insanları, bize göre gezilebilecek, görülebilecek yerleri, Bordeaux’ya yakın şehirleri yazacağım. Öncelikle, Bordeaux yaşadığım bazı aksiliklerden dolayı tahminimden daha uzun sürdü ve bu nedenle Bordeaux’yu detaylı gezebilme ve şehri anlayabilme şansım oldu. Eda’yla konaklayacağımız yeri Booking.com’dan ayarladık ve 2 gece 3 gün bir gezi planı yapmıştık ama son dakikada 3 gün daha kalmak zorunda kaldım ama çok büyük bir şehir olmadığından turistik veya gastronomik bir gezi için 3-4 gün yetiyor.

Zeytin yağı ve zeytin tadımı yaptığımız yol üzerinde bulduğum bir zeytinyağ üreticisi
Zeytin yağı ve zeytin tadımı yaptığımız yol üzerinde bulduğum bir zeytinyağ üreticisi

Bordeaux, Fransa‘nın güneybatısında Akitanya-Limousin-Poitou-Charentes bölgesinin Gironde bölgesinde yer alan bir şehir. Fransa’nın şehirleşmiş metro bölgeleri arasında 7. sırada bulunmaktadır. Bordeaux’ya yakın şehirlerden Toulouse’a 1-2 saatte trenle veya otobüsle gidilebiliyor. Tren ve otobüs fiyatları oldukça değişken, fiyatları kontrol edip, bütçenizi ayarlayıp 1-2 gün de orayı görebilirsiniz. Toulouse dışında Barcelona ve San Sebastian Bordeaux’ya yakın şehirler ama tren veya otobüsle 10-15 saati gözden çıkarmak gerekiyor. Bana sorarsanız, Bordeaux’ya gelmişken San Sebastian’a gidilebilir. Ben plansızlıktan dolayı gidemedim ama aklımda kaldı.

Konakladığımız yer şehrin merkezinde ufak bir stüdyo dairesiydi ve “Rue de la Lalande” gibi şehrin ulaşım araçlarıyla rahatlıkla ulaşılabilecek bir noktasındaydı. Şehirde metro hattı yok ama şehrin her yerine kısa sürede ulaşabileceğiniz bir tramway ve otobüs hattı var. Yürüyerek bile belli başlı noktalara gidilebiliyor. Eda’yla yürüyerek bir yerleri keşfetmeyi sevdiğimiz için yürüyerek de pek çok yere ulaştık. Tramway hattını çözmek çok kolay, metro düzeni gibi işliyor. Size bir de sır verelim, bilet kontrolü pek fazla olmadığı için tramwaylara pek çok kez biletsiz bindik ve toplu taşıma açısından maddi bir kaybımız olmadı. Yani tavsiye değildir ama biraz risk almaktan zarar gelmez diye düşündük .

img_5380

“Rue St. Catherine,” en çok yürüdüğümüz bölge oldu. Merkeze yakın, uzun bir alışveriş caddesi ve ortalama fiyatlara sahip yemek yenilebilecek pek çok alternatif bulduk. Gezi yazılarında yemek yemek için pek tavsiyelerde bulunmayı sevmem, o yüzden kendi damak tadınıza, hislerinize ve denemek istediklerinize göre bir yer seçebilirsiniz, yalnız dikkat edilmesi gereken nokta turistik bölgelerden ve çok cafcaflı yerlerden koşarak uzaklaşın. Şahsen ben öyle yapıyorum.

Rue St. Catherine’den ayrı olarak tarihi yapılardan ve özellikle Ortaçağ dönemi ilginiz çekiyorsa “St. André Katedrali” görülebilir. Biraz Game of Thrones etkisiyle kendinizi bir Ortaçağ setinde hissedebilirsiniz. Katedralde dolanırken hayaletlerin etrafta gezindiğini düşünmek olası. İnsanın içini ürperten bir ambiyansı var. İlginçtir ki katedral içinde 5-6 adet chapelle (küçük kilise) de bulunuyor. Ortaçağ dönemi zihniyetini bu katedral aracılığı ile yorumlayabilmek mümkün. Soğuk, gizemli, devasa ve insanı hipnotize eden bir yapıda. Zaten katedral dışarıdan kendini fazlasıyla belli ediyor. Demem o’dur ki önünden geçerseniz ki geçmeniz olası, girip o havayı bir yaşayın: Ortaçağı ruhen yaşama deneyimi.

Gotik mimarinin bir örneği, St. André Katedrali.
Gotik mimarinin bir örneği, St. André Katedrali.

Her Avrupa şehrinde rastlayabileceğimiz eskiye ait bir şeylerin “pazarlandığı” biraz turistik biraz tarihi bir bölge var. “Porte Cailhau” bu eski şehrin başladığı noktada bir giriş kapısı niteliğinde ve Rapunzel’in şatosunu andırıyor. Yani ben önünden geçerken onu düşündüm. Gece aydınlatması bu düşüncemi destekler gibiydi. Gece buradan geçmek bu masalın içindeymişsiniz hissini yaratıyor. Place de la Bourse yine nehrin kıyısında yürünebilecek ve özellikle akşamları çok güzel olan bir bölge. Gece ışıklandırmalarla bir ayna görünümünü andıran “Miroir D’Eau”yu kesin görün.

Eğer Bordeaux’ya gelip “yok ben alışveriş de yapmak istiyorum” derseniz ona da alternatif var: Rue St. Catherine bu konuda benim aklımda kalan ilk yer oldu: dinamik ve enerjik. Aradığınız pek çok markayı bulabileceğiniz, yoruldunuz, oturup kahve vs. içebileceğiniz olanakları fazlasıyla sunuyor. Ayrıca bu yol üzerinde bulunan ”Promenade St. Catherine” açık hava AVM mantığıyla gezilebilecek bir yer. Küçük, tatlı ve içinde Lindt’in farklı seçeneklerini uygun fiyatlara bulabileceğiniz kocaman bir Lindt mağazası var. Eda’yla kahve içtiğimiz her noktada farklı lezzette çikolata tadabilmek adına Lindt’in çeşitlerinden topladık ve kendi çapımızda çikolata tadımaları yaptık.

Buradan ayrı olarak buna 2. bölümde ayrıntılı olarak değineceğim ama bu yazıda da kısa bir bilgi olsun: “Rue de Chateau d’Eau” üzerinde bulunan “Centre Commercial Mériadeck” küçük bir AVM. Buraya kadar gelmişken AVM gezin diye bir öneride bulunmayacağım tabii ama buranın en alt katında bulunan Auchan adındaki market’e uğrayın. Özellikle, yeme-içme alanına biraz ilginiz varsa, farklı tarz içkileri tanımayı ve öğrenmeyi seviyorsanız bu market tam bir “müze” niteliğinde. Belki benim bilgi eksikliğimden belki fark edemeyişim belki de Türkiye’de çok fazla seçenek göremediğimizden, bu market aracılığıyla çeşit çeşit biralar, viski markaları, dünyanın pek çok yerinden vodkalar tanıdım, ayaküstü bilgi depoladım. (Detaylar 2. yazımda) Şarap konusunda ise aşmışlar, açıklayacak cümle bulamıyorum doğrusunu isterseniz.

Bordaux, Gironde Nehri etrafında oluşmuş bir şehir yani nehir şehrin içinden geçiyor ve belli başlı noktalarda nehir manzarasına karşı oturup bir şeyler içebiliyorsunuz. Bu konuda “Chartrons” bölgesi aklıma ilk gelen yer. Caddebostan Sahili gibi düşünün, insanlar burada koşuya çıkıyor ve burada boylu boyunca uzanan mağazalar var. Burada alışveriş yapılabilir, brasserie’lerde bir şeyler yiyebilirsiniz ama dikkat, fiyatlar ortalamanın biraz üzerinde. Hava da şansınıza güzelse, yürümek için ideal bir bölge. Temiz, sakin ve farklı. Huzurlu bir kaç saat geçirmek için burası iyi gibi.

Fransa'nın tüm şehirlerinde görebileceğimiz 19. yüzyıl pasajları. (Rue St. Catherine)
Fransa’nın tüm şehirlerinde görebileceğimiz 19. yüzyıl pasajları. (Rue St. Catherine)

Genel olarak şehrin bir panormasını çıkarmak gerekirse, öncelikle Bordeaux UNESCO’nun dünya miras listesine girdiğini tekrar hatırlatalım. 5000 kadar binanın 17. Ve 18. Yüzyıldan kalma olduğu söyleniyor ve bu binaların şehirde yarattığı ambiyans insanı gerçek anlamda büyülüyor. Bir taraftan zaman bugünden akarken diğer taraftan 17. Yüzyıldan akıyor. Şehirlerde yaşadığım bu zaman karmaşasını çok seviyorum. İnsan kendini belli bir süre bir kurgunun parçası gibi hissediyor, zaman ve mekan belirsizleşiyor ama yaşananlar ve anılar zamanla özdeşleşiyor. Bordeaux’nun sokaklarında oradan oraya koşuştururken bunları düşündüm. Ayrıca, Eda’yla bana kalacak bir otel bulma telaşından pek çok sokaktan geçmiş olabiliriz o yüzden sokaklar aklımdan hiç çıkmıyor. Caddeler ve şehir çok kalabalık değil, şehrin gençleri ve öğrenciler genelde evde toplanıyor. Gençler oldukça “cool,” tramwaylarda ellerinde şişe şişe şarapla evlerinin yolunu tutan bir gençlik yaşıyor. Paris’in snobluğu burada yok. İnsanlar rahat, yardımsever ve mutlu. Şarabın bunda etkisi var mı, bilmiyorum belki ama insanların güzel şeyler yiyip içtikleri kesin. Son günlerimde 3-4 saatimi marketleri aşındırmakla geçirdiğim için toplumun yeme-içme alışkanlıkları ve seçimleri hakkında fazlasıyla gözlem yapabildim. İnsanlarla, çalışanlarla konuştuk ve sorduğum pek çok soruyu samimiyetle cevapladılar. “Bordelaise”lerin gözünden Bordeaux’da yemek ve şarap: Bu da ikinci yazımın konusu, gastronomik özellikler ve şaraba dair naçizane gözlemlerim bir sonraki yazıda. Bekleyinnn J

 

 

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

*