Yalnız ve Huysuz bir Bohem: Bukowski’yle Biraya Dair

in Yazılar by

Yazarların, şair ve sanatçıların yemekler veya içecekler ile ilgili yazıları, düşünceleri ve deneyimleri çoğu zaman ilgimi çekmiştir. Özellikle bu konuda araştırma yaptığım zamanlar oluyor. Çoğu insanın günlük hayatında farkında olmadan yediği yemekler, belki sadece ayılmak için bir anlamı olmayan bir fincan kahve ve sırf alkol olduğu için içilen, birbirine karıştıralan içkiler edebiyatçılar veya sanatçılar için çoğu zaman bir ilham kaynağı veya hayatlarının merkezine yerleştirdikleri bir “parçaları” oluyor. Bu nedenle pek çok kişinin çoğu zaman anlam yüklemediği yiyecek ve içecekler, bu kişilerin hayatlarında anlam buluyor. Kahve bunların en başında geliyor tahmin edebileceğiniz üzere. Bach’ın üç kez kahve içmenin yararlarından bahseden Coffee Cantata isimli bir müzikali var mesela. Kahve tutkusu, onu bu bağımlılığı üzerine bir şeyler yapmaya iter. Fransız yazar Honore de Balzac’ın da günde 40 fincan kahve içtiği söyleniyordu, ayrıca kahvenin verdiği zevkler ve acılarla ilgili bir el yazması dahi bulunmaktadır. Kahve ve yazımın yan yana gelmesi bugüne has bir şey değil ya da daha doğru bir ifadeyle günümüzün pazarlama dünyasının “yaratıcı beyinler”inin eseri değil.

Türk Edebiyatı’ndan bu konuya dair pek çok örnek bulabiliriz. Orhan Veli’nin BalıkPazarı, Beyoğlu ve Degüstasyon Lokantası için yazdığı “Canan ki Degüstasyon’a gelmez / Balıkpazarı’na hiç gelmez” dizesini yazdıracak hikayeyi merak etmiştim. Kısa bir bilgi vermek gerekirse, lokanta 1930-1960 yıllarında en parlak dönemini geçirdi. Yahya Kemal, Ercüment Ekrem Talu, Faruk Nafiz Çamlıbel, Tarık Buğra, ve Sait Faik’in pek çok kez uğradığı meyhane, yazın Çiçek Pasajı’na masa koyduğunda, bugün de süren bir geleneği başlattığından habersizdi. 1970’lere gelindiğinde kadrosu değişen ve eski havasını yitiren meyhane 10 Mayıs 1970’te kapandı ama ismi halen Balıkpazarı’ndaki bir meyhanede yaşıyor.

Neyse, konuyu çok da fazla dağıtmadan, bugün aslında değinmek istediğim konuya geçelim. Beat Generatiaon’u belki duymuşsunuzdur. Yine de biraz bahsetmekte fayda var: BG, 2. Dünya Savaşı sonrası ABD’de ortaya çıkmış, yazarların ve şairlerin, sanatçıların bir araya geldiği, sistem ve savaş karşıtı tavırlarıyla yeni bir hayat tarzını ortaya koyan bir hareket. Bugün “68 Kuşağı” diye adlandırdığımız politik görüşün kültür ve sosyal yaşamına ilham kaynağı oldular (hip kültürü) Sosyal bilimler literatüründe adı geçen postmodern kültürün de ilk temsilcileri olarak saymak çok da yanlış olmaz. Aralarında bugün popüler kültürün oldukça “yararlandığı” isimler var doğal olarak: Charles Bukowski, varoluşsal deneyimlerine ve yaşama dair düşüncelerine yer verdiği “Yolda” kitabıyla tanınan Jack Kerouac, Allen Gingsberg ve bugünlerde aldığı Nobel edebiyat ödülüyla adından yine söz ettiren Bob Dylan’ı da Beat’in son temsilcilerinden sayabiliriz. Sanatı ve edebiyatı modernizm bağlarından koparan, sanatsal, edebi estetiği ve güzelliği yok sayan, sanatın ve edebiyatın dilini bozan bir kültürel hareket olarak tanımlayabiliriz.

Charles Bukowski’ye konumuz itibariyle ayrı bir yer açalım. Bukowski’nin sözleri, hayat tarzı, şiirleri ve yazıları günümüzde oldukça pazarlandı. Oysa ki yaşama dair varoluşsal sorunları, melankoliden, kadınlardan ve günlük hayatın “saçma” rituellerinden aldığı ilham ve gözlemleriyle modernizme getirdiği kültürel eleştirilerle önemli bir figür. Bukowski’nin 1971 yılında “Love is a Dog from Hell” adlı şiir koleksiyonunda yer alan “Beer” şiirinde, yazar içtiği biralardan, şaraplardan ve viskiden övgüyle bahseder. Şiirinin merkezinde içtiği içkiler ve onların ona hatırlattığı ayak seslerini betimler: kadınlardan ayrıldıktan sonra kadınların giderken ayak sesleri, onlardan telefon beklerken seslerini kendi üslubuyla  yazıya döker. Bu şiir oldukça sıradan bir konudur ve modern anlamda estetikten uzaktır ama bir fikri, bir duyguyu açık seçik yansıtır ve bir bakıma gündelik hayatı ve yaşamı sorgulamaya iter. Şiir yalın ve açıktır:

I don’t know how many bottles of beer
I have consumed while waiting for things 
to get better
I dont know how much wine and whisky
and beer
mostly beer
I have consumed after 
splits with women-
waiting for the phone to ring
waiting for the sound of footsteps,
and the phone to ring
waiting for the sounds of footsteps,
and the phone never rings
until much later
and the footsteps never arrive
until much later
when my stomach is coming up
out of my mouth
they arrive as fresh as spring flowers:
“what the hell have you done to yourself?
it will be 3 days before you can fuck me!”

Kadınlara dair izlenimlerini de okuayabileceğimiz Bukowski’nin bu şiirinde kadınlara olan üstten ve umursamaz tavrı da yoruma açık. İçki içmeyi “vücutları” bozulur endişesiyle reddeden kadınlar, Bukowski’de alaya alınmıştır. Bu nedenle tutkunu olduğu içkiler ona kadınlardan daha anlamlı gelir.

Peki, bu şiiri ve Bukoski’yi bir ikonografik bir video ile izlemek nasıl olurdu?

Torino’da bulunan tasarım ve animasyon stüdyosu Nerdo, Bukoski’nin Beer şiirini ikonografik bir video ile canlandırmış ve ortaya çok başarılı bir çalışma çıkmış. Açıkçası ben çok sevdim ve grafiklerin yanında Bukowski seslendirmesi ayrıca çok güzel. Sesi sonuna kadar açın ve videoya yoğunlaşın; kendinizi bir an için onun yerinde ve onun zamanında hissedeceksiniz. Bira, şarap ve kadın sesini şair nasıl algıyorsa bizler de bu deneyimi yaşayabiliyoruz. İletişimin farklı kanallar aracılığıyla iletim sağlaması ve farklı duyu organlarımıza seslenmesi, kültürel ögelerin çok daha iyi kavranmasına olanak veriyor ve ben bunun hem sanat hem de gastronomi açısından önemli olduğunu düşünüyorum.

 

 

 

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

*