Bohemian Café Society

in Yazılar by

Kahveye ve kültür alanlarına takıntılı biri olarak her gün kahveyle ilgili yeni bir şey merak ediyorum. O yüzden yeni araştırmalarmla bir kaç hafta sizi kahveye boğacağım. 2 ay önce Zero İstanbul için 3. Dalga kahvecilerin arka planını yazmıştım ve günceli konuşmuştuk. Şimdi ise tarihin kültürel olarak en zengin dönemine dönüyoruz. Bu noktada sosyal bilimler literatüründen yararlanmam gerekecek ve bu yüzden “modernizm” kavramını kullanacağım. Modernizmi en basit anlatımıyla köklü bir sosyal değişim olarak tanımlayabiliriz. Modernizm, geleneğin yani “geçmişin” otoritesinin reddiyle, kurucu aklın etkisiyle yeni ve ilerlemeci bir gelecek tasarlama sürecini anlatır. Yani “eskiyi” reddeder ve hep yenilik, gelişme ve ileriye doğru bir hareketi açıklar. Modernizasyon ise bu yaratım sürecinin kültürel ve sanatsal ayağıdır. Bu yüzden modern sanat veya modernist edebiyat deriz. Çünkü sanatla veya edebiyatla kültürel olarak yeni bir yaratım, yeni bir bakış açısı yaratılır ki modernizasyonun sürecinde sanat ve edebiyat bu sosyal değişime bir zemin hazırlar.

Avrupa’da, daha doğrusu ilk olarak Paris’te açılan coffee-shopların ve kahvenin bu süreçte çok büyük etkisi var. Londra’dan Paris’e kadar sanatçılar, yazarlar, gazeteciler kafelerde toplanır, hem çalışır hem felsefe, sanat ve kültür üzerine sohbet ederlerdi. Yeni estetik formları konuşur, yeni tatları dener ve tartışırlardı. Fransız Devrimi fikrinin kıvılcımları dahil olmak üzere pek çok sanat akımı buralarda doğmuştur. Coffee-shoplar ve kahve bu nedenle şehrin hem özel hem kollektif mekanları. Bu mekanlar şehirle, bireyle, edebiyat ve sanatla yoğrulmuştu ve bugün her yerde açılan ufak tefek coffe-shop’ların kitapla, bohem hayat tarzıyla “pazarlanması”nın altında bu kültürel durumun etkisi düşünülebilir.

Bir kaç hafta boyunca 17. Yüzyıldan başlayarak coffee-shopların nasıl bugüne geldiğini ve nasıl kültürle ve kitapla “özdeşleştirildiğini” anlamaya ve anlatmaya çalışacağım. Avrupa’nın şehirleşmesinde, tarihini ve kültürünü oluşturmasında bu mekanlar ilginç bir biçimde etkili. 3. dalga kahve mekanlarının yaratılması ve pazarlanma sürecinde altında yatan düşünce tesadüf değil bence. Peki nasıl oldu bu?

Kahvenin Avrupa’ya gelişi ve ticareti 17. yüzyıl’a uzanıyor. Bildiğimiz anlamda ilk coffee-shop 1650’de Londra’da açıldı ve açılmasıyla beraber sosyal açıdan burası konuşmanın, yazmanın , ticaretin ve toplumsallaşmanın merkezi gibi oldu. Bu yeni toplanma mekanları burjuvanın, gazetecilerin etkisiyle zamanla tüm Avrupa şehirlerine yayıldı. Londra’nın bu anlamdaki büyük rakibi Paris’te ilk coffee-shop, 1676’da “Café Procope” adıyla Sicilyalı Francesco Procopio dei Coltelli tarafından açıldı. Coltelli, Parislilere, zamanın şarap evleri veya cabaret’lerinden farklı bir mekan tasarımı sunmuştu. Mekan, duvarlarda geniş büyük aynalar ve tabloların bulunduğu, mermer masalardan oluşan bilinenin dışında bir iç mimariye sahipti. Kahvenin yanında özel çikolatalar, parfüm, şekerli meyveler, kiraz likörü de satılıyordu. Coltelli’nin bu varlığı dönemin zengin Parislilerinin dikkatini çekti ve bu müşteri profili ile bu café, tavern, restaurant ve coffee-house konseptlerini kapsayan ve üst sınıfa hitap eden bir yere dönüştü. Coltelli’nin bir şansı da açtığı kafenin yakınlarına 1689’da Comédie Française’in açılması oldu ve burası tiyatrocuların ve tiyatroya gidenlerin zamanla uğrak mekanı oldu. Böyle bir mekanın ünü şehirde git gide yayıldı ve Paris’in ilk “literary” café’si (kültürel kafe diye düşünebiliriz) buna bağlı olarak 1721’de açıldı. Montesqieu’nin ünlü İran Mektupları kitabı burada yazılmıştır. Burası zamanla Parisien’lerin en uğrak mekanı oldu. Hem eğlenmeye hem içmeye gelirlerdi ve burası şehrin “son dedikoduları”nın mekanı oldu.

Buranın ticari başarısını erken fark eden “Parisli girişimciler” bu mekanları taklit etmeye başladılar ve Paris caddeleri bu dönemde ardı ardına açılan café’lerle doldu. 1750’lerde Londra’da coffee shop’lar azalırken Paris’in “café society’si” genç ve dinamikti. 1789’da Paris’teki café sayısı 3000’i buldu. 1840’ta 4.500, 1870’de 22.000, 1880’lerin sonunda ise bu sayı 30.000’i buldu. Yüzyıl sonunda ve “belle époque” döneminde café sayısı 30.000 ile 33.000’e ulaşmıştı.

Ne var ki açılan her café aynı “lüks”leri barındırmıyordu. Açılan mekanların çoğu, önceden eski şarap dükkanı olan, imitasyon mermerler, ucuz ve şatafatlı bardaklar ile “elit” bir görünüm kazandırılmaya çalışılan mekanlardı. Bu işletmelerin çoğuna bakır fıçılarda bira mayaladıkları için brasserie[1] deniyordu. Bira, Paris’te 1848’e kadar popüler değildi çünkü Paris burjuvazisi birayı “köylülük” ve “işçilerle” özdeşleştiriyordu. (Herbert, L. R. 1998) Bundan dolayı bugün orta sınıf diye tabir ettiğimiz kalabalıklar daha çok brasserie’leri dolduruyordu. Bu mekanların en ünlüsü Montparnasse’ta bulunan Brasserie de Martyrs’di. Dönemin yazarları, sanatçıları, direnişçileri ve flanêur’leri burada toplanıyordu. 1830’larda buraya uğrayanlar arasında Charles Baudelaire, Gustave Courbet, Claude Monet, and Henry Murger vardı. “Bohemian café society”nin oluşumu bu şekilde başladı.

Brasserie de Marty’s, Montmartre

Bohemian (bohem) burjuva sınıfının dışında kalan ve bu sınıfı reddeden, daha çok sanatçılar, yazarlar ve öğrencilerden oluşuyordu. Paris başta olmak üzere Avrupa şehirlerinde literary café’leri dolduran bu kitleydi. Henry Murger, Scènes de la Bohème (Bohemians of the Latin Quarter) eserinde bohem kavramını kullanıyordu ve bu kesimin Paris sokaklarındaki yaşamını anlatıyordu. Eserde geçen ünlü Café Momus bohemlerin özdeşleştiği mekan halini aldı. Burası bu tayfanın bir bakıma varoluşunun merkezindeydi.

Café Momus’un sahibinin de aynı kafada olmasından dolayı, sanatçılar, yazarlar öğrenciler sık sık buranın 2. katında toplanır, felsefeden, sanattan ve kültürden konuşurlardı. Tek harcamaları ise bir bardak kahveydi. Murger’in bu çevrede başlayan ünü zamanla geniş çevrelere yayıldı ve bohemlerin hayatını anlattığı öyküsü La Scenes de la Vie de Bohème adıyla oyuna dönüştürüldü. Oyunun geniş çevrelerce bilinmeye başlamasıyla bohem kavramı merak konusu oldu ve hemen herkesin bu konuyu araştırdığı kavram haline geldi. Bu süreçle beraber bohemian cafeler, aynı brasserie’ler gibi zamanla gezginlerin, gazetecilerin mekanları oldu. Ayrıca burjuva sınıfına ait olanlar da buranın keyfini sürmeye başladı ve buralar, burjuvazinin gizli ve entrikalı hayatlarının bir parçası oldu. Burjuva kadınları özellikle buralara rağbet gösteriyordu ve onlar için buralar şehrin yeni dedikodu mekanıydı.

Mugger’in La Boheme’i daha sonra Puccini tarafından operaya dönüştürüldü. Opera’da yer alan Cafe Momus

1848 Napoleon devriminden sonra ise Paris ve cafelerinde belirgin değişiklikler oldu ama bunu haftaya bırakıyorum. Baron Haussman’la yeni bir şehir yapılandıran Napoleon iktidarı, bohemian café’leri de etkiledi. Devamını bekleyin J

 

[1] Brasserie adından anlaşılacağı gibi “brasser” kelimesinden türüyor. Brasser ise Fransızca’da mayalama, demeleme anlamına geliyor. (ing. Brew)

Kaynakça:

Betsworth, Leon. The café in modernist literature: Wyndham Lewis, Ernest Hemingway, Jean Rhys. Diss. University of East Anglia, 2013.

Robert L. Herbert, Impressionism: Art, Leisure, and Parisian Society (New Haven and London: Yale University Press, 1988), p. 66.

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

*