Artistic Café Society

in Yazılar by

Kahvenin ve coffee shopların tarihsel gelişimi ve modernizasyon sürecinde nasıl bir etkisi olduğuna dair yazıların ilkini iki hafta önce yayınlamıştım. Fransız Devrimi sonrasında ortaya çıkan sosyal ve politik değişimler, Avrupa’yı hem ekonomik hem politik hem de kültürel olarak farklı bir yöne sürükledi ve devrim sonrası Paris’te sular hiç durulmadı. Politik ve sosyal (1848 ayaklanması, 1871 Paris komünü) önemli süreçler geçiren bu şehirde kahve kültürü ve café’ler tüm sakinliği ile sessiz sedasız tarihin pek çok olayına tanıklık etti, izledi. Ressamlardan, yazarlara, politikacılardan, burjuvaya kadar farklı profildeki insanı ağırlamış bu mekanlar dünya gastronomi tarihine iz bıraktığı gibi, sanat ve kültür alanında da iz bıraktı.

Üçüncü Napoleon, [Charles Louis Napoléon Bonaparte] 1848-1852 yılları arasında Fransa Cumhurbaşkanlığı yaptı sonrasında ise darbe ile cumhuriyeti yıkarak imparatorluğunu ilan etti ve son Fransa İmparatoru olarak 1870’e kadar hüküm sürdü. 1853-1870 yılları arasında şehrin valiliğini yapmış Baron Haussman ile anlaşarak kenti yeniden yapılandırdı. Bu süreçte ortaçağa ait sokaklar yok edilerek geniş ve uzun bulvarlar tasarlandı. Zamanla şehir, alışveriş mekanları, mağazalar restaurantlar ile doldu ve buralar burjuvazinin yeni tüketim mabetleri halini aldı. Geniş ve uzun caddelerde daha rahat alışveriş yapılıyor, şehirde daha fazla zaman geçiriliyordu. Haussman öncesinde kıyıda köşede, sokak aralarında bulunan “bohem” kahveciler bu değişimle birlikte daha “burjuvazi,” daha “sofistike” bir hal aldı ve bir bakıma “makyajlandı.” Şehrin zenginleştiği sokaklardan belli oluyordu. Cafeler günlük yaşamın git gide daha fazla parçası oluyor ve hatta ev yaşamının önüne geçiyordu.

Haussman’ın yeni Paris’inde boulevard café’lerinden “La Dome”

Haussman’ın şehrin her yerine yaydığı devasa büyüklükteki gaz lambaları sokakları her daim aydınlatıyordu ve bulvardaki café’ler bu sebeple hep ışıl ışıldı. Paris o dönem “la ville lumiere” (ışıklar şehri) olarak anılıyordu. Bulvarların teras kafeleri (Beyoğlu’nda da aynı yapılanma uygulandı) şehrin en popüler yerleri oldu. Paris’in Opera bölgesinde yer alan, bugün bile popüler olan Café de la Paix, Café de la Regence, Café Riche, Goncourt Kardeşler’den Balzac’a, Alexandre Dumas’dan Manet’e kadar entelektüellerin mekanıydı. 1867 fuarından sonra yayınladığı “Paris İzlemimleri’nde Edward King, şehre ait her şeyin café’lerde geçtiğiğini yazar: “dedikodular, entrikalar, hayaller, umutlar her şey buralardadır.” Şehir bohem havasını korumaya çalışırken burjuvazinin etkisi ağır bastı ve café’ler ve içilen içkiler bir statü simgesi halini almaya başladı.

Edward King’in izlenimleri ve café yorumları aslında her şeyi özetliyordu: İnsana ait her şey bu mekanlarda yaşanıyordu. Yaşanmışlıkların ve tarihin her bir sahnesinde bu mekanlar ve içilen kahveler, içkiler yer alıyordu.

İmparatorluk döneminde sanat (özellikle resim) ve edebiyat çalışmaları büyük ölçüde arttı. “Belle époque” kavramının kullanılışı rastlantı değilidir tabii. Resim o dönem ulusal bir prestij kaynağıydı. Güzel Sanatlar Akademisi’nde çalışan pek çok kişi burayı bırıkıp kendilerini varlıklı burjuva gibi gösteren bulvar café’lerinde çalışmaya başladı. Empresyonizm (izlemcilik) akımının oluşmasında bu café’lerin etkisi yadsınamaz bence, café’lerde oturup sokağı, şehri inceleyen, izleyen ve bunların ressamlara verdiği izlenimler, hisler sanatçıların resimlerine de işlemiştir. Café Guerbois, Manet için özel bir yerdi mesela. Rue De Clichy’deki atölyesine yakın olan bu mekan, Manet’in ikinci atölyesi olmuştu ve arkadaşlarıyla burada toplanıyordu. Manet’in (1862-63)”Le Dejeneur sur l’Herbe” adlı eseri o dönem sanatçılar arasında çok konuşuldu. Monet, Pissaro, Alfred Sisley Manet ile bu mekanda buluşup resim analizleri ve sohbetleri gerçekleştiriyorlardı. Café Guerbois’a olan tutukusunu Manet, “Interior au Café Guerbois adını verdiği litografisinde göstermişti.

Rue de Clichy’de bulunan “Cafe Guerbois”nın temsili (Manet)

Dönemin edebiyatçılarından Emilie Zola, 1886’da yazdığı Masterpiece adlı eserinde bu mekan(adını değiştirerek) için şunları yazmıştı: “… burası takımın, grubun toplanma yeriydi. Düzenli olarak pazar akşamları ve perşembe öğleden sonraları saat 5 gibi toplanılırdı ve burası özgürlüğü tatmış olanların yeganı mekanıydı.”

Yazar, Roger Shattuck, empresyonizmin kafelerde başlayan ve buralarda organize edilen sanat hareketi olarak tanımlıyordu. Özellikle Café Guerbois’in bir çeşit atölye halini aldığını yazıyordu. Toplanmak ve sohbet etmek için gelen ressamlar burayı bir empresyonizm mabedi haline getirmişti. Birbirlerinin portresini yapanlar, buradan resimleri için model bulan ve yan yana çalışarak birbirine ilham olan ressamlar zamanla “artistik bir café” yaratmışlardı.

1870’lerin sonuna doğru Paris’te işçi sınıfı kurduğu bir komünle(1871 Paris kömünü) yönetimi ele geçirdi. 2 ay kadar süren bu yönetimin karşı devrimi çok sert oldu ve Paris sokakları işçilerin ve halkın direnişine rağmen hükümetin büyük katliamlarına sahne oldu. (2 nisan 1871)Bu süreçte café ler pek iş yapamadı ve St. Michel bulvarı bu durumdan çok etkilendi. Bu nedenle Café Guerbois müdavimleri kendilerine yeni bir yer buldular. Montmartre’da bulunan Café de la Nouvelle Athenes, sanatçıların yeni ilham mekanıydı. Degas ünlü tablosu “L’Absinthe”ı burada yaptı. En büyük tutkusu absinthe’ı da burada keşfetmişti.

Degas’ın ünlü eseri “L’absinthe,” ressamın çok sevdiği cafesinde resmedildi.

Dönemin ünlü yazarı George Moore, sanatçıları ve eserleri görmek için buraya geliyordu. “Bir Genç Adamın İtirafları’nda (1886) Moore, Nouvelle Athenes’in yaratcılığındaki etkisini yazar:

Oxford’da veya Cambridge’de okumamış olabilirim ama Nouvelle Athenes’e gittim. Peki burası nedir? Benim dünyamı tanımak isteyenler bilmelidirler ki, burası benim için 1 güzel sanatlar akademisidir. Günlük saçma Fransız gazetelerinde yazılan yerlerden değil, gerçek bir akademidir.”

Bunların yanı sıra Paul Verlaine’in de café ve şehirle olan ilişkisi ilginçti. Verlaine de aynı Degas gibi absinthe bağımlısıydı. Şehir yaşamını ve moderniteyi absinthe ile özdeşleştiriyordu. Absinthe’e olduğu kadar tüm gün oturduğu café’lere de bağımlıydı. Verlaine’in en çok takıldığı mekanlar genelde Café du Gaz, Café de Bobino ve Café d’Orient’ti.

Verlaine’in şiirlerini yazdığı Montparnasse’taki café’si

Zamanla bu mekanlar Verlaine ile özdeşleşti ve Verlaine’in adını duyanlar buralara akın edip Verlaine’in ağzından şiirlerini dinliyordu. Verlaine’in yakın dostu Jules Renard “vagabond” Verlaine şunları söylüyordu: “Verlaine, sarhoş bir tanrı gibiydi, ondan bize bırakılan her şey bizim için külttür. Paspal kıyafetleri sarı kravatı ile bir tanrıydı o.” Renard’ın bu tanımı aslında 20. yüzyılın tüm sanatçıları için geçerliydi ama Verlaine Paris için ayrıydı. Hayaleti mekanların içinde, cadde ve sokaklarda dolanırdı. Dolaştığı ve oturduğu her bir mekan Paris’in edebi haritasının temel taşlarını oluşturuyordu. Şairin hayatı, gittiği yerler ve kaldığı oteller ondan sonra gelecek olan sanatçılar için ilham oldu.

Mesela, Ernest Hemingway 1921’de Paris’ e geldiğinde Verlaine’in öldüğü otelde kendine bir oda tutar. 1964’te yazdığı “A Moveable Feast” adlı eserinde Heminway, Verlaine ve kaldığı otelinden bahseder:

“…and the hotel where Verlaine had died where I had a room on the top floor where I worked”.

Sadece Hemingway değildir Verlaine’e eserlerinde yer veren; Jean Rhys da Good Morning, Midnight’ta karakteri Sacha aracılığıyla Verlaine’in kaldığı otel odasına atıfta bulunur.

Sonuç olarak café’ler ve şehrin mekanları 19. yüzyıldan başlayarak 20. yüzyılın sonuna kadar edebiyat, resim ve diğer alanlara mekan olmuş ama üzerinde pek durulmamış kültür alanları. Bugün kafeler aracılığıyla kurulmak istenen “kültür, sanat, kitap” ilişkisini bu süreçle özdeşleştiriyorum. Café’ler, bir gösteri ve dekor mekanından çok daha işlevsel bir kültür alanı halini almıştı. Monet’in, Henri Toulouse’ın, Degas’ın veya diğer empresyonist tablolarda bu mekanların nasıl yansıtıldığına tekrar bakın: café’ler, içecekler, yiyecekler ve kahve eserlerde baskındır. Şehir hayatı, şehirleşme, kılık kıyafet ve modernize edilmeye çalışılan sokakların yansımaları bu resimlerde karşımıza çıkar ve bizler bu eserler aracılığıyla o günleri yorumlayabiliriz. Bugünün Avrupa şehirlerinde bu gelenek belki son bulmuştur ama tarihin cafe’lere bıraktığı miras bence buralarda hala barınıyor.

Kaynakça:

Betsworth, Leon. The café in modernist literature: Wyndham Lewis, Ernest Hemingway, Jean Rhys. Diss. University of East Anglia, 2013.

 

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

*